alikecelioglu
12 Mayıs 2017 Cuma
Yirmiyedieylül demişim..
Yirmiyedieylülikibinonaltı. Bir de viski var pek şükür. Gün geçtikçe kim olduğumu daha fazla unutmaktayım, pek şükür. Sanırsın ki doğar doğmaz başladım kim olduğumu unutma serüvenime.
Hiç kimseden ayrılamıyor olmam neye delalet? Hiç kimseden uzaklaşamıyor olmam? Peki sonuçta herkesten ve herşeyden ayrı olmam. Benim adım hasret olabilir mi?
Birilerinin filmlerini seyrediyorum, seviyorum. Birilerinin hikayelerini okuyorum, seviyorum. Birilerini tanıyorum, dinliyorum, seyrediyorum, seviyorum. Kimse kimseyi sevmiyor oysa. Herkeskendi vahşiliğinde kıvranmakta.
Her an patlar ümidiyle şöleni bekliyorlar. Işık şöleni. Ben patlamadıkça bekleyişleri değerleniyor.
Anlam kavgasında bunca yol almış bir meczubun patlaması elbet görkemli olacak. Sabırla bekliyorlar. Bense beklemekteyim sanki varmış gibi hala bir yol, yolun başındaymışım gibi sanki hala, yaşamaktaymışımgibi hala.
Insanlarla zaman geçirmeye devam etmekteyim, sağolsunlar davranıyorlar sanki varmışım gibi.
Sağolsunlar.
Sağlamlaşmayan bir türlü
Son birkaç aydır ciddi boyutta düşünsel tutukluk yaşıyorum. Düşüncemin artık yavaş yavaş oturması gerekliliğinin beklentisi içindeyken, sanki en alttaki kritik temel taşlarından biri ya da bir kaçı sarsıntıya uğradı.
Yorumlar geliştiriyorum, neden böyle olduğu üzerine, analizler yapıyorum parça parça. Fakat parçalar bütünde birleşmiyor, ardından bunalma ve yeniden tuz ie buz bütün parçalar. Diyorum ki örneğin, kaderin yönünü değiştirme çabasının sancısı bu yaşadıklarım, hissettiklerim. İtme gücümün hiç yetmeyeceği bir yelken direğini, rüzgarın karşı konulmaz kuvvetine ve yönlendirmesine rağmen ıkına ıkına döndürmeye çalışıyorum. İnanarak, güvenerek, iyimserlik içinde, sevgi biriktirerek. Olmayacak ama işte bu şekilde.
Ya da diyorum ki, toplumun rasyonel kurallarını görmezden gelerek, zar atarak, şansın getireceği güzel ve çirkin şeyleri kabullenerek, sahiplenerek kendimce bir oyun oynuyorum. Oyunun tezat içeriği ise bunun gerçeklere yönelik güçlü değiştiricilği olduğuna inanmak.
Tavla oynuyorum ve tavla oynamaktan yensem de yenilsem de zevk alıyorum. Çünkü diyorum ki, yenmenin, yenilmenin, rakibin, dostun, arkadaşın, her bir şeyin inceliklerini görmem gerek.
Değerlerimi sorgularım, bunu hep yaparım. Hem de dibine kadar, yerle yeksan olmasını göze alarak. Duyguları olabildiğince derinleştirmişim. Bu derinleştirmeyi felsefeyle ve bilgiyle sağlamlaştırmışım. Yeniden yüzeye çıkamam artık, görmezden duymazdan gelemem. Olabildiğince kötü bir dünya bu yaşanılan. Ki ben kötülüğü de anlamış bir insandım. Anlamak yetmeyeceğini de görebiliyordum. Kötü ve iyi kavramlarının ve diğer bütün kavramların da benim gibi idealist gerzeklerin sıkı dokunmuş uydurmaları olduğunun da farkındayım.
İşte hayati soru, nasıl yaşamalı, nasıl katlanmalı, nasıl devam etmeli. Evet devam edilecek ama nasıl..
Akıllı olmak mı dersin…
Akıllı olmak arzusu, aklı tüketti.
Mühendislikte birim analizi yapardık. Fiziksel niceliklerin birbirleriyle cebirsel işlemleri neticesinde tutarlı ve anlamlı birimler türetirdik.
Akıllı olmak, sadece bir hesap makinesi fonksiyonuna dönüşmekten ibaret artık. En eksiksiz hesap yapabilen en akıllı sayılır. İnsan zihninin dört işlemden çok daha fazla fonksiyonu olduğunu düşünürüm. İlkel ve doğal güdülerden türetilmiş onbinlerce işlem ve yüzbinlerce anlam. Elbette ki dört işlem biliyorum. Ama biraz daha incelikli denklemlere yöneldiğimde aldığım keyfi ve hazzı da biliyorum. Bir insanın diğer insanda keşfedebileceği ve içinde kaybolabileceği heyecan verici evreni de tecrübe ettim ucundan kıyısından. Sonra dönüp bakıyorum ki, dört işlemle yürünen yol tek geçerli yol sayılmış. Üzerine bolca korku, bolca şiddet coşkusu soslanıp, alın işte hayat bu, işinize gelirse denilmiş. İşime gelmiyor. Hiç işime gelmiyor.
Açlıkla, yoksullukla, yalnızlıkla, onursuz yaşam kriterlerinde sınanmak… İnsan bir nebze de kendi anlam dünyasına çekilerek bunlara göğüs gerebilir. Fakat değerlerini ve akıl sağlığını sorgulatmaya başlamışsa insana bu toplum, işte bu noktada başka yürekler gerekiyor insana, acilen. Kendi içindeki kara deliğe seyahatinde insana refakat edebilecek ve bu yolculukta, ne kadar sürerse sürsün, kendisi olmayacak, diğer insana dönüşecek, iki çift kol, iki çift bacak, iki beden ama tek bir yürek.
İşte böyle yine. Analizler, duygusal ajitasyon, ümit veren yaklaşım. Lakin sokak hala aynı renkte ve edebiyat yalnızca yazıdan ibaret bir pandomim. Azıcık yürek çarpmayagörsün, hemen gözler kapanıp uykuya dalar insan. İyi geceler.
Sözlüksüzlük
“Ben denizde bir gemi, dalgalar vurur beni, ben ağaçta bir yaprak, rüzgar savurur beni…”
Aşkın adı dostlukmuş. Dostluğun adı mücadeleymiş. Mücadelenin adı kendini koruyabilmekmiş.
Yanlış fırtınada doğru rota olmazmış. Yine de sabitliğini sağlayacağımız bir tarafımız olmalıymış. O taraf bir gün bir dosta, bir çocuğa, bir anneye, bir kendine lazım olabilirmiş. Onlarca yalandan türev edilmiş bir hayatta, birkaç tane dokunulmamış, işlem görmemiş gerçeklik olmalıymış.
Tarih, zafer kazananların söylemleridir ya, kaybedenler sınıfından olduğunu idrak etmek zor bu motivasyon çapraz ateşinde. Kaybettiğimizi, habire kaybeder halde olduğumuzu idrak etmek zor. Bir başka yol da, bilerek kaybettiğini, savaşmaya devam etmek. Çünkü yok ki diğer yol, yokluk yol değil ki.
Sözün bir kıymeti kalmadı, özün arayıcısı kalmadı, pirler, cemler, gerçeği arayanlar kalmadı. Tek gerçek var olmaya devam etmek kaldı. Buna mecbur kaldık. Yokluğumuzu adayacağımız bir atıfımız kalmadı, varlığımızı yedekte tutmaktan başka çare kalmadı. İşte mesele şu, yedekte tuttuğun o varlık, ne kadar kendinde, neleri saklamış, diri tutmuş.
“bulut mu olsam..”
Sen yalnızca bir an var olabildin ise başka bir insanın zihninde, varsın demektir. Lakin ölümün varlığını kabullenmek, bu varlığın da fani olduğunu kabullenmek ve bunu takvim süresiyle ölçmemek demektir. Var oldum, ve öldüm. Bu gerçeğin tatmin edici olması gerekir. Tatmin etmiyorsa, bu tatminsizlikle savaşmak gerekir. Yanlış çünkü, çünkü ölüm var, ölüm her an var, herşeyde var.
Yani sen haklısın ali.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)